ERGENEKON, BALYOZ, CASUSLUK, FUHUŞ DAVALARININ FİRARİLERİYLE TSK’NIN YENİDEN DİZAYNI PROJESİNE KONU EDİLEN YURTDIŞINDAKİ SUBAYLARIN FARKI…

HALİS TUNÇ

Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk ve Fuhuş davalarında yargılanan subayların toplam sayısı yaklaşık 300’dür. TSK’nın toplam mevcuduna oranı, kayda alınamayacak denli küçüktür. 

Bu davalarda sanık olanların ezici çoğunluğu Türkiye’de yargı önüne çıkmıştır. Fakat o süreçte, halen Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı görevini sürdüren ve Fetömetre denilen hukuka aykırılığın mucidi Tümamiral Cihat YAYCI’nın özel olarak NATO Tatbikatında görevlendirdiği Bnb. Ebru Nilhan BOZKURT, Yunanistan Ataşesi Enver AKSOY, birinci sıradan terfi eden Yankı BAĞCIOĞLU gibi sadece Deniz Kuvvetlerinden yurtdışı dahil firari konumda onlarca subay mevcuttu. Kara, Hava ve Deniz Kuvvetlerinden firari konuma düşmüş kişi sayısını toplam yargılanan kişi sayısı olan 300’e oranlarsanız en az %10’a denk gelecektir. Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk ve Fuhuş davalarında mahkûm olan subayların tamamı 17/25 Aralık 2013 tarihlerindeki, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk ve soysuzluk soruşturmaları sonrasında, bu soruşturmaya konu devlet yetkililerinin bazı kir odaklarıyla yaptığı anlaşma sonucunda serbest kalmıştır. 15 Temmuz sonrası darbeyle alakası olmayan askeri öğrenci, rütbeli personel ve kurmay subayların % 80+’ine tekabül eden toplam 40 bini aşkın askeri personel, TSK’dan KHK kararlarıyla ihraç edilmiştir. An itibarıyla askeri personelin 400 kadarı firari olarak gösterilmektedir ki bu rakam ihraç personelin %1’ine tekabül etse de fiiliyatta koca bir “SIFIR”dır

Esas olarak, bu oranın neden fiiliyatta sıfır olduğu konusunu sizinle paylaşmak istiyorum. Yazımın ana temasını, medyaya en fazla taşınan ve bizzat Dışişleri Bakanı tarafından hedef gösterilen kişi olarak, çoğunlukla kendimden örnekler vererek izah etmeye çalışacağım.

Öncelikle darbeyi şöyle bir hatırlayalım. Çoğunluğu askeri öğrenci ve erlerden oluşan yaklaşık bin kişilik bir grup tarafından gerçekleştirildiği ifade (iddia?) ediliyor.

Size şunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Yayınlanan Sıkıyönetim Emrinde yer alan ve Yurtta Sulh Konseyi denilen isimlerin çoğu, darbe günü evlerinde veya tatildeydi. Fakat bu bahane edilerek 40 bin kişi KHK veya Bakanlık kararıyla görevlerinden ihraç edildi/tutukluluk süreci yaşadı ve yaşıyor. 

Şimdi bu konudan ayrı bir yazı konusu olduğunu belirterek ayrılıyor ve bu yazımın esas konusuna geliyorum. 

ERGENEKON, BALYOZ DARBE, CASUSLUK VE FUHUŞ DAVALARINDA YARGILANAN SUBAYLARIN DAVA SÜRECİ NASIL GERÇEKLEŞTİ?

– Normal maaşlarının 2/3’ünü almaya devam ettiler,

– Aileleri lojmanda kalmaya devam etti,

– Eşleri devlet kurumlarında çalışmaya devam etti,

– Tutukluların tamamı şu anda KHK ile ihraç edilenlerin rutin katkıları da dahil toplanan yardımlardan istifade ettiler,

– TSK Dayanışma Vakfı tüzük değişikliğine giderek tutukluların avukat harcamalarını karşıladı,

– Tutuklu personelin “Komutan yardımcısı” olarak atanarak hem fazla maaş almaları hem de gerek tutukluların özlük hakları gerekse aileleri ile birebir ilgilenilmesi sağlandı,

– Tutuklulara sıklıkla ziyaretler düzenlendi. O denli ki, artık onlar için ziyaretçi sayısı, ziyaret miktarı, ziyaretçilerle görüşmeyi istememeleri seviyesinde doyum noktasına ulaştı. Hatta haftada 1-2 gün sivillerden de isteyenlerin görüşebildiği, kendilerini topluma izah edebilecekleri, “Halk Günü” ismini verdikleri ziyaretlere imkân sağlandı,

– Lojmanlardaki aileleri de yalnız bırakılmayarak düzenli olarak ziyaret edildi, resmi fonlar haricinde ellerine karınca kararınca denilen ama baktığınızda bir araba parası gibi maddi yardımlar teslim edildi,

– Askeri hapishaneler kendileri için özel dizayn edilerek, her gün dışarıda istedikleri kadar spor yapma, internet imkânı, toplumu planlama imkânı gibi hapishanelerde olmayan ayrıcalıklı konforla misafir edildiler, 

– Kuvvetlerde kurulan özel birimler bu subaylar lehine olabilecek delilleri bulmakla görevlendirildi. Bu birimler artık 300 kişinin talep ettiği belgelere yetişemez hale gelmişti,

– Azımsanmayacak sayıda medya bu kişilerin suçsuzluğu yönünde yayın yaptı. Avukatları haftada bir iki kez gibi bir sıklıkla basın açıklamaları yazabildi, kitap yazabildi, yazılı ve görsel medyaya makaleler yollayabildi, TV programlarında, tartışma ve açık oturumlarda boy gösterebildi,

– Aileler ve arkadaşları toplanarak “sessiz çığlık” ismini verdikleri toplu protesto gösterilerini İstanbul, Beşiktaş, Gölcük, Değirmendere, Silivri başta olmak üzere birçok yerde düzenli olarak gerçekleştirdi. Silivri’de çok büyük bir çadır kurmalarına izin verildi. Böylece tutuklu ziyaretlerine ve duruşmalara gelen gidenlerin yaz-kış ihtiyaçları karşılandı,

– Avukat görüşlerinde hiçbir zaman kısıtlılık uygulanmadı. Duruşmalarda ya da cezaevlerinde tek sanık için 3’ten fazla avukat yasağı getirilmedi. Cezaevlerine dijital savunma ve çalışma materyali verilmesine yasak konmadı. Kitap yasağı konmadı. Avukat-müvekkil arası evrak alışverişinde asla evrak kontrolü yapılmadı. Avukatlar dahi cezaevlerine film-müzik dijitali vs. eğlence ve gelişim amaçlı materyalleri teslim edebildi. Fotokopi, çıktı alma gibi sorunlar yaşamadılar. Cezaevi kantinleri ne istedilerse sattılar. Kantinde olmayan ürünlerin türü, markasına kadar bildirildiğinde kantinler bu malzemeleri temin edip, ücreti karşılığında tutuklulara verdiler. Kantinlerde ocak, tava, bireysel buzdolabı, TV, hatta dijital yayınlar satıldı,    

– Kendilerini savundu diye tek bir avukatları tutuklanmadı,

– Yukarıda bahsettiğim maddi destekler nedeniyle emekli olmayı akıllarına dahi getirmediler,

– Subay Dernekleri, Astsubay Dernekleri bu tutuklular lehine faaliyet gösterdi,

– Şu ana kadar Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, Fuhuş davalarından hükümlü olanlarca insanlık dışı muamele nedeniyle başvuru yapan olmamıştır. Tam tersi, yukarıda belirttiğim yaşam koşullarının daha da iyileştirilmesi için Genelkurmay ve Kuvvet Komutanlarına bizzat veya aracı kullanmak suretiyle başvuranlar oldu.

15 TEMMUZ SONRASINDAKİ TSK’NIN YENİDEN DİZAYN EDİLMESİ SÜRECİNDEN ETKİLENEN SUBAYLAR İÇİN DAVA SÜRECİ NASIL İŞLİYOR; 

  • TSK’da görevde oldukları halde işkence kamplarında, spor salonlarında toplu halde uzun süre işkenceye, insanlık dışı ve kötü muameleye tabi tutulmuşlardır,
  • OHAL uygulaması 20 Temmuz 2016 tarihinde başlamasına rağmen, 16 Temmuz günü kanunen askeri inzibatlar tarafından teslim alınmaları gerektiği halde, hukuka aykırı olarak polis ya da kimliği belirsiz sivillerce gözaltına alınmışlar ve tutulmuşlardır,
  • Yargılama süreci daha başlamadan normal kanun hilafına olacak şekilde KHK’larla askerler TERÖRİST diye afişe edilerek TSK’dan ihraç edilmiştir, 
  • Birçoğunun eşi de devlet memuriyetinden ihraç edilmiştir,
  • İhraç edilenler, çocukları ve aile fertleri toplumdan da izole edilmiştir,
  • İhraç edilenlerin çocukları ve yakın aile bireyleri, sistemlere “sakıncalı kişiler” olarak not edilip fişlenmiştir,
  • Tutuklananlar kendilerine tevdi edilen suçtan habersiz bırakılmıştır. Soruşturma dosyalarında topyekûn gizlilik kararı alınmış, bu dosyalar avukatlara bile gösterilmemiş, davalar açıldıktan sonra bu gizlilik ancak kaldırılmış, kendilerine ve avukatlarına dosyalarını inceleyip etkin savunma hazırlayabilmeleri için yeterli süre verilmemiştir,
  • Etkin savunma yapan avukatlar da tutuklanarak 15 Temmuz davalarından el çektirilmiştir,
  • Kuvvetlerde özel birimler kurularak personelinin hakkını savunmak yerine suç delili üretme misyonu edinmişlerdir,
  • Askerler 15 gün içerisinde lojmandan çıkarılarak sokağa atılmıştır,
  • Asker ve memurların maaşları ve sosyal güvenceleri derhal durdurularak ailecek açlığa sürüklenmiştir,
  • Emeklilik hakları ellerinden alınmış ve OYAK birikimlerine tedbir kararı koyulmuştur,
  • Dışarıda oluşturulan korku ortamı nedeniyle insanlar en yakın akrabalarını dahi işe almaktan kaçınmıştır,
  • Açlığa terkedilen ailelere insani yardım yapanlar da terörist ilan edilerek cezalandırılmıştır,
  • Aile bireylerinin seyahat özgürlüğü kısıtlanmıştır,
  • Hapishanelerde askerlere Türk tarihinde görülmemiş işkenceler gerçekleştirilmiştir. Bu işkenceler sonucunda onlarcası hayatını kaybetmiş veya ciddi şekilde yaralanmıştır,
  • Davalar tamamen delillerden yoksun ve tutuklananlar Anayasa ve insan hakları ihlali olarak terörist olmadığını kanıtlamaları şart koşulmaktadır,
  • Mahkemelerin suçsuz bularak beraat verdikleri, görevlerine dönemediği gibi açlık sürecine devam etmektedir,
  • Hapishaneler 1000’e yakın, evler anne-baba hayattayken yetimlerden geçilmez olmuştur,
  • Anne, baba ve eşler haricinde ziyaretçileri olmadığı gibi, bunlarda ziyaret sırasında tutuklanmayı göze alarak ziyarete gidebilmektedir,
  • Tüm medya toplu olarak delilsiz ve gerçeklerle alakası olmayan, hiç vuku bulmamış uydurma senaryolarla halk üzerinde algı oluşturmaktadır,
  • İnsanlar Evrensel İnsan Haklarından mahrum bırakılmaktadır. Aile bireyleri ve hatta çocuk yaştaki evlatları üzerinden vahşice şantaj yapılarak suçun kabulüne zorlanmaktadır,
  • Aylardır devlet kurumlarınca işkenceye tabi tutulan, yargılama süreci başlatılmayan, nerede olduklarını ailelerince dahi bilinmeyen onlarca kaçırılma vakaları mevcuttur,
  • Anayasal olan toplumsal gösteri ve ifade hakları kullanılamamaktadır.
  • Tutukluluk yaşayanlar anayasa ve kanunlarla verilmiş haklarını talep etmeleri dahi lüks olarak görülmüş ve reddedilmiştir.

Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk ve Fuhuş davalarından mahkûmiyet alanlarla, 15 Temmuz Vaka-i Şer mağdurları arasında yargılanma ve tutukluluk süreci itibarıyla esasen kitaplar hacminde farklılıklar mevcuttur. Ben sizinle ilk akla gelenleri paylaşmakla yetindim. Kendi yargılama süreçlerine bakıldığında bu Ergenekoncu, Balyozcu, Askeri Casus, Fuhuşçu davalarında yargılananların 15 Temmuz mağdurlarına laf söylemeleri terbiyesizlik, ahlaksızlık, pişkinlikten öte bir şey değildir.

Bu konunun bir yönü ama medyadan “firari” manşetlerini eksik etmeyen, sosyal medyadan yurt dışındakileri firari olarak tanımlayanlar şunu bilmelidir: Yurt dışındakiler KHK veya Bakanlık onayı ile ihraç edilmiştir. İhraç edildiklerinde haklarında mevcut herhangi bir soruşturma ya da dava da bulunmamaktadır. Dolayısı ile ihraç edilen kişilerin siyasi sistemle herhangi bir bağları kalmadığına ve haklarında açılmış dava da bulunmadığına göre, neden hâlâ Türkiye’ye dönmelerinin beklendiği anlaşılamamaktadır. 

Öyle bir hava oluşturuluyor ki, sanki gelseler ve haklarında delil olmadığı halde kendilerinin suçsuz olduğunu kanıtlasalar (hukukta böyle bir uygulama mevcut değil) görevlerine geri dönecekler. Kaldı ki misal ben, suçum nedir, hakkımda dava konusu bir mahkeme veya savcı çağrı pusulası var mı diye sorduğumda, bu konuda bilgi veremeyiz cevabı aldım. Şu an medyada topluma pof poflanan propaganda ve genel iftiralar dışında tarafıma yazılı veya sözlü suç isnadı bulunmamaktadır. Yurt dışındakilerin tamamı da bu şekildedir. Zaten yurtiçindeki tutuklamalara da bakarsanız, aktif görevdekiler birliklerinden, KHK mağdurları ise evlerinden önceden suç tebliği yapılmadan baskınla tutuklanmaktadır.

Suç unsuru olduğundan değil de, toplantıya çağrılıp, tuzak kurularak gelmeleri sağlananlara ne oldu? Tutuklandılar, 1-2 sene hapis yattıktan sonra beraat ettiler. Ama hâlâ işsizler, hâlâ yaşam güvenceleri yok. Pasaport verilmeyerek seyahat özgürlükleri kısıtlandı. Kardeşim, Hükümet hem istemiyor hem de yurt dışına çıkmasına engel oluyor. Hükümet propagandasına kanan toplumun oluşturduğu soyutlama da cabası. Bu ne perhiz ne lahana turşusu. Bu insanlar aç mı kalacak, koca bir güruhun kendilerine terörist diye baktığı ortamda mı yaşayacak? Doğal olarak ölümü göze alarak dereden, bayırdan Türkiye’nin halihazırdaki despot yönetiminden, istenmedikleri yerden ayrılıyorlar. Unutmayalım ki, yaşam hakkı en kutsal haktır.

Yanlışa inanmış çok büyük bir kitle varken, açlığa mahkûm edilen ailelere insani yardım ulaştıranların da terörist ilan edilerek hapsedildiği, bu mağdurlar için toplu gösteri hakkının ve ifade özgürlüğünün akla bile getirilemediği bir ortamda, olağan yoldan hak mücadelesi veremezsiniz. Ömrünü adadığı kendi halkı zalimce vefasızlık gösterse de, kendi halkına karşı dağa çıkmak gibi bir seçenek de olamayacağına göre, acınızı yüreğinize gömerek, sessizce sevgilinizden ayrılmayı tercih etmek zorunda kalıyorsunuz.

Bilirsiniz çocukluğumuzdan beri bize öğütlenen, müdafaası için her şeyin mubah sayıldığı söylenen 3 DEĞER: İnsanın CANI, MALI VE NAMUSU’dur. Bu üç değerin de vahşice, zalimce ellerinden alınmasına ve şiddete zorlanmalarına rağmen bu vatan evlatlarının bağırlarına taş basarak anayurtlarını şiddete başvurmadan terk etmelerinin tek sebebi vatana ve milletine sadakatle bağlılıklarıdır.

Bu da halkımca böyle biline!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *