Devlet İçinde Örgütlü Suç Şebekesi

Eski İstanbul Başsavcısı ve şuan Yargıtay üyesi İrfan Fidan bu sıralar HSK üyeliğine hazırlanıyor. Hakkında ilginç gerçekler ortaya çıktı. Eşini dövmesi veya 17/25 Aralık yolsuzluklarından Hükûmeti temize çıkarması da değil, malvarlığındaki astronomik artışlar. 15 Temmuz sonrası davaların büyük çoğunluğu İrfan Fidan’ın kontrolünde yürütüldü. En son Akıncı davasının sonuçlanmasının hemen sonrasında ise 27 Kasım 2020 tarihinde Erdoğan tarafından Yargıtay üyeliğine seçildi.

Davaların yargı sürecine ilişkin önemli veriler ise son günlerde gün ışığına çıkmaya başladı. Ahmet Şık, İrfan Fidan’ı siyasal iktidarın kullanışlı tetikçiliğini üstlenip hukukun celladı olarak tanımladı. Esasında Türkiye’de 20 Temmuz 2016 sonrasında yaşanan yargı süreçleri dikkate alındığında, bu iddianın tam isabet kaydettiğini söylemek yerinde olacaktır. İrfan Fidan’ın mal varlığındaki kabul edilemez derecedeki büyük artış, yine Ahmet Şık’ın belirttiği hukuk yolsuzluklarıyla paralellik arz ediyor olması gözlerden kaçmadı. Ahmet Şık paylaştığı tweet bilgiselinde isme hiç vurgu yapmamasına karşın, HSK‘nın İrfan Fidan’ın ismini belirterek açıklama yapma gereği duyması ve İrfan Fidan hakkındaki paylaşımlara yasak getirilmesi, iddiaların çuvala sığmadığını gösteriyor.

HALİS TUNÇ

Eski İstanbul Başsavcısı ve şuan Yargıtay üyesi İrfan Fidan bu sıralar AYM üyeliğine hazırlanıyor. Hakkında ilginç gerçekler ortaya çıktı. Eşini dövmesi veya 17/25 Aralık yolsuzluklarından Hükûmeti temize çıkarması da değil, malvarlığındaki astronomik artışlar. 15 Temmuz sonrası davaların büyük çoğunluğu İrfan Fidan’ın kontrolünde yürütüldü. En son Akıncı davasının sonuçlanmasının hemen sonrasında ise 27 Kasım 2020 tarihinde Erdoğan tarafından Yargıtay üyeliğine seçildi.

Davaların yargı sürecine ilişkin önemli veriler ise son günlerde gün ışığına çıkmaya başladı. Ahmet Şık, İrfan Fidan’ı siyasal iktidarın kullanışlı tetikçiliğini üstlenip hukukun celladı olarak tanımladı. Esasında Türkiye’de 20 Temmuz 2016 sonrasında yaşanan yargı süreçleri dikkate alındığında, bu iddianın tam isabet kaydettiğini söylemek yerinde olacaktır. İrfan Fidan’ın mal varlığındaki kabul edilemez derecedeki büyük artış, yine Ahmet Şık’ın belirttiği hukuk yolsuzluklarıyla paralellik arz ediyor olması gözlerden kaçmadı. Ahmet Şık paylaştığı tweet bilgiselinde isme hiç vurgu yapmamasına karşın, HSK‘nın İrfan Fidan’ın ismini belirterek açıklama yapma gereği duyması ve İrfan Fidan hakkındaki paylaşımlara yasak getirilmesi, iddiaların çuvala sığmadığını gösteriyor.

“Bir varmış, bir yokmuş” şeklinde Ahmet Şık’ın kaleme aldığı yazı, yasama, yürütme ve yargı erk’lerinin tamamıyla devlete çöreklenmiş organize suç örgütünün kontrolünde olduğunu gösteriyor.

Benzer şekilde sadece masallarda görülebilecek bir diğer ibretlik “zalim sultan ve harami kadıları” hikayesi de Muyesser Yıldız’ın “Mahkeme Başkanı Nerede?.. Cumhurbaşkanı Danışmanı İle Görüşüyor” başlıklı yazısıyla geldi.

İrfan Fidan’ın Başsavcı olduğu İstanbul’daki Sincan Cezaevi içinde bulunan salonda duruşmanın başlaması beklenir. Mahkeme heyetinden iki üye hakim ve savcı da kürsüye gelir. Fakat Mahkeme Başkanı yoktur. Bekleme uzun sürünce, üye hakim, diğer üyeye, “Başkan nerede?” diye sorar. Açık unutulan mikrofondan, üye hakimin verdiği cevap tüm 15 Temmuz karanlığının nasıl iyice karartıldığının ve insanlara hangi saiklerle onlarca defa ağırlaştırılmış hapis cezası verildiğinin tam bir resmini ortaya koyar “Başkan Cumhurbaşkanı danışmanı ile görüşüyor.”

Bugün keyfe keder dağıtılan ağırlaştırılmış hapis cezasının karşılığı, 1980’lerin 17 yaşında olmasına rağmen yaşı büyütülen Erdal Eren’in, üzerine kasıtlı suç atılarak idam edilmesine denk gelmektedir.

Bu yazımda, hakim, savcı ve emniyet mensuplarının koordineli sahte belge düzenleme, tutanağa yalan veri girme ve olay yeri bulgularını kasıtlı ve bir amaca matuf olarak yok etme girişimlerini ele almak istiyorum.

Olay Yeri İnceleme skandalları yeni görüntülerle her geçen gün daha da korkunç bir hal alıyor.

Raporlara girilen kasti yalan bilgilerle bütün yargı süreci kasıtlı etkilemek istemektedir. Daha önce namlu yatağına mermi sürülmüş gibi gösterildiği bariz örneğin videosunu daha önce paylaşmıştım. Olay yeri incelemesi yapılırken, hiçbir bulgunun göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Aksine bir durum, bütün delilleri geçersiz hale getirir. Örneğimizdeki olayda, polis olay yeri inceleme ekibinin “BİZİMKİLERE ait” diyerek olay mahallinde buldukları kovanları fütursuzca balistik incelemeden kaçırdığına şahit oluyoruz.

Bunun sonucu olarak ise, olay yeri incelemesi yapan kişilerin “BİZİMKİLERE ait” diyerek örtbas ettiği suç delillerinin 15 Temmuz olaylarına müdahil olan kişilere ait olması, tarafsız delil toplama ilkesini temelden ihlal etmektedir. Bu durum ise, bütün olay yeri incelemelerinin yeniden yapılmasını zorunlu hale getirmektedir. 15 Temmuz’da 258 kişinin hayatına mal olan kurşunların tuzaklanarak birliğine getirilen askerlere, yakılarak otobüsten zorla indirilen askeri öğrencilere ait olmadığı balistik incelemelerde ortaya çıkmıştı. 

Fakat silahlarının balistik incelemelerinin yapılması istenmesine rağmen, 15 Temmuz’da ateş açan hükümet güçlerinin silahları balistik incelemeden kaçırılmıştır. Olay yerinde ve benzer şekilde diğer olay mahallerinde bulunan çekirdeklerin, “BİZİMKİLERİN” denilerek yok edilmesiyle; 258 vatandaşın ölümüne sebep olup olmadığını aydınlatacak balistik incelemeden birilerinin kasti kaçırıldığına şahit oluyoruz. Bu ölümlerin bilinçli olarak faili meçhul duruma düşürülebilme başarısı, hükümet, hakim, savcı ve polis dörtlüsünün ortak çalışmasıyla gerçekleşebilmiştir.

Daha kötüsü ise davalarda genelleme yapılarak, bütün ölümlerin tıpkı askeri öğrencilerde olduğu gibi tek kurşun sıkmamış askerlerin üzerine yıkılmasına, onlarca defa ağırlaştırılmış hapis verilmesini zorlayan yargı sürecine şahit oluyoruz. Sadece vatandaşları değil, ayrıca kasten savunmasız haldeki örneğin Jandarma Komutanlığında savunmasız Yüzbaşı Yasin Özdemir gibi askerlerin katilleri de bu yöntemle balistik incelemeden kaçırılmıştır.

Bu durumu sadece Olay Yeri Ekiplerinin kasti suç işlemesine vermek mümkün mü? Keşke öyle olsaydı, fakat 15 Temmuz yargılama sürecinde hakim, savcı, emniyet ve siyasilerin ortak bir örgütlü suç şebekesi olarak hareket ettiğine şahit oluyoruz.

1993 Deniz Harp Okulu mezunu tüm kurmay ve başarılı subaylar bir tanık ifadesiyle ihraç edilip tutuklandı. 

İddianın sahibi Hasan Polat. Gülen Cemaati mensubuymuş. Ama gel gör ki haklarında yargı süreci başlatılan subayların dosyasında Hasan Polat’a ait iki farklı itiraf tutanağı bulunuyor. Her iki tutanak da tam 25 sayfa ve bazı kritik düzeltmeler hariç aynı metne sahip. Fakat, savcının talebiyle subayların tutuklanmasına hükmeden nöbetçi hakimin gözünden de büyük şüpheler uyandıran maddi hatalar kaçmamış olacak ki bu düzeltmelerin yapılmasına gerek duyulmuş. İki tutanak da, ancak onursuz hukuk-adalet haini yargı ve kolluk kuvveti mensuplarının hayasızca yapabileceği türden. Ne var ki, buna rağmen hakim birazdan belirteceğim tutanağı hazırlayan ve imzalayan Savcı, Polis ve 15 Temmuz sıcağında tehditle imzası alınan CMK avukatı hakkında, belgede sahtekarlık, kişileri devlet gücünü kullanarak özgürlüklerinden alıkoyma ve adaleti yanıltma gibi suçlardan dolayı anında tutuklatması gerekirken, kurgu itiraf içerdiği aşikar belgenin düzeltilmesi için savcıya geri vermesi olayı daha da vahim hala getirmektedir. Savcılık düzeltmenin yapılması için itirafçıya bile sorma gereği duymaz, tutanağı Deniz Kuvvetlerine gönderir. Deniz Kuvvetleri Kurmay Albay Eray EKİN gibi bazı isimleri çıkararak çıkardığı isimler yerine farklı isimler ilave ediyor.

15 Temmuz sonrası değiştirilerek kontrollü dava süreçlerine imza atan İstanbul, Kocaeli ve Ankara Başsavcıları bundan dolayı çok önemlidir.

Konumuzun kahramanı itirafçı Hasan Polat. 1993 yılı mezunu kurmay subaylar ve geleceği parlak subayları soruları vererek 1989 yılında askeri okula (Deniz Harp Okuluna) ben soktum diyor. Tabi bugünkü konum yaygın şekilde kullanılan kadrolu iftiracılar değil. Öyle olsa zaten bu öğrencilerin 1989’da Harp Okulu’na sınavla girme şanslarının olmadığından bahsederdim. Zira 1985 yılında askeri liseye sınavla giren subaylar 1989 yılında harp okuluna sınavsız doğrudan geçiş yaptıklarından bahsederdim. Bu, mevcut yargı sisteminde başvurulan sahte ifadelerden sadece basit bir örnek.

Hasan Polat’a ait olduğu söylenen, biri yanlışlıkla dosyada unutulan eski bariz barındıran şüphe üzerinde, diğeri ise hakimin telkinleriyle düzeltilmiş iki itiraf tutanağına göz atalım. Savcı ve polis tarafından hazırlanarak kadrolu itirafçıya imzalatılan 25 sayfalık tutanakta 4 imza görüyoruz. Olay, internette de rastlayacağınız gibi, Hasan Polat’ın harp okulu mezuniyet albümünden isimleri kendisinin bizzat kendisinin tek tek belirleyerek tutanağa geçirttiği şeklinde propaganda malzemesi olarak topluma sunuluyor.

Deniz Kuvvetlerinde Deniz, İkmal, İstihbarat, Mühendis, İstihkam, Piyade gibi yukardaki resimde göreceğiniz şekilde 13 ayrı branş ve ayrıca “kurmay” ihtisası bulunmaktadır. Hasan Polat’ın 27 yıldır görmediğini belirttiği 47 subayın, “13 branştan hangisinde olduğu, kurmay ihtisası, sınıfı, rütbesi, Adı ve Soyadı, okuldan kaçıncı mezun olduğu, görev yeri ve 15 Temmuz sonrası atandığı birlik” de dahil detaylı bilgileri tutanağa geçirdiği söylenir. Bu subaylar da nedense Silahlı Kuvvetlerin geleceğini oluşturacak Kurmay subaylar ve kariyer yapmış subaylar olur.

Bu konuda itiraz olunca, hakim tutanağı düzeltilmek üzere savcıya geri gönderir. Sizden tanıdığınız tek bir akraba, hatta kardeşinize ait bu bilgileri söylemeniz istense dahi, bilme imkanınız sıfırdır. Ben bir subay olarak en yakın arkadaşıma ait bu bilgileri söyleyemem. Hasan Polat ise 27 yıl sonra, 47 subayın, 15 Temmuz sonrasında nereye atandıklarını dahi söylemesi oldukça dikkat çekicidir. Mahkeme sırasında isimleri tekrar etmesi istendiğinde tutanağa detaylarıyla geçirilen 47 isimden birini dahi sayamamıştır.

Ayrıca, Hasan Polat gözaltındayken kendisine mezuniyet yıllığı önceden verilerek, tutanağa geçirilecek isimler ezberletilmeye çalışılmış. Yargı süreci organize suç şebekesinin işlettiği orman kanunlarına kendisini teslim etmiş adeta. Buna rağmen mahkeme de isimleri hatırlayamamış.

İfadesi sırasında ayrıca, “TANIK HASAN POLAT: İfadeler iki, üç defa değişti ve yenilendi, yani mesela söylenen isimlerden sonra yeni isimler geldiği oldu veya benim net hatırlamadığım isimler oldu.” demiştir. Yani Deniz Kuvvetleri-Savcı-Polis-İtirafçı işbirliğinde liste keyfe keder sürekli güncellendiği, nöbetçi hakimin ise aynı doğrultuda tutukluluk kararı verdiği anlaşılıyor.

Bir piyangodaki sayılardan daha fazla değişkene sahip verilen bilgiler, Hasan Polat’ın önüne konulan kağıdı imzaladığına, aksi iddia edilemez şekilde işaret etmektedir.

Bu durumda hakimin tutanakta ismi bulunan ve dosyaya koyan, savcı, emniyet mensupları, CMK avukatı ve iddia sahibi hakkında adaleti yanıltma, sahte tutanak düzenleme, kişileri hileliyle özgürlüklerinden etme gibi en organize suçtan soruşturma başlatması gerekirken, tutanağın düzeltilmesi için savcıya geri göndermesi daha vahim bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. 15 Temmuz sıcağında tehdit ve eşi, kızı ile şantaj yaparak tutanak imzalatılması aidiyetten olması itibarıyla, CMK avukatı ve tanığı bu nokta ayrı tutabilirsiniz.

Savcının daha inandırıcı kılmak için tutanakta yaptırdığı düzeltmede bir nokta daha dikkati çekmektedir. İlk tutanakta 4 imza mevcutken, ikinci tutanakta 3 imza bulunmaktadır. İşte bu eksik 4’üncü imza, 15 Temmuz üzerinden belirli bir süre geçmesi nedeniyle, ilk tutanaktaki gibi tehdit etmeye yeltenemedikleri ve sırrı koruyacağına güvenemedikleri CMK avukatına ait.

“Hasan Polat’ın söylediği yalanıyla tutanağa geçirilen, subaylara ait detaylı GİZLİ kurumsal bilgiler Savcılık ve Sorgu memurlarının eline nasıl geçmiş olabilir?” Hasan Polat’a imzalatılan ilk tutanakta yer verilen subay bilgileri, Deniz Kuvvetleri atama emrindeki bilgilerle birebir örtüşmektedir. Peki bunu kim yapmış olabilir. O dönem atamalardan sorumlu kişi, isminin ihaleye fesat karıştırma dosyasında bulunduğu yazılan Deniz Kuvvetleri Personel Başkanı (sonradan Kurmay Başkanı oldu) Tümamiral Cihat Yaycı. Cihat Yaycı’nın en önemli özelliği sıklıkla ziyaret ettiği İstanbul, Ankara ve Kocaeli Başsavcılarının odalarında bond çantayla götürdüğü listeler üzerinden, tutuklanmasını istediği subayları tek tek saatlerce görüşüp listeleri teslim etmesidir. Bu listeler ise, orsa_tv’de olayın şahitleriyle yaptığım bir yayında detaylı değindiğimiz şekilde, imzalanmak üzere kadrolu itirafçılara paylaştırılmaktadır.

Cihat Yaycı’nın görüştüğü isimler arasında 2016 sonrasında atamaları yapılan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman ve Kocaeli Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Kurt önem arz ediyor.

Sonuç olarak, Türkiye’de Yargı, yasama ve yürütme erkleri tamamıyla devlete çöreklenmiş organize suç örgütünün kontrolünde bulunmaktadır. Siyaset yargıyı kontrol ettiği gibi, özenle seçtiği hakim, savcı, polisler vasıtasıyla yargıda şantajla tutanak imzalatmak, delilleri bazılarının lehine yok etmek, delilleri değiştirmek, sahte belge hazırlamak, yargıyı yanıltmak da dahil birçok organize suç fiilini gerçekleştirecek örgütlü faaliyetlerde bulunmaktadır. Ayrıca, söz konusu savcıların malvarlıklarındaki dikkat çekici artış, bu süreçten maddi olarak da nemalandıklarını göstermektedir.

Siyasiler, hakim, savcı, polislerin organize suç örgütü refleksiyle, önceden belirlendiği şekilde sonuçlandırdığı Türkiye’deki siyasi davalar, yeniden yargılama yapılarak dahi değil, yargılayanlar ve delil üretenlerin ehliyeti olmadığından bahisle top yükün geçersiz sayılacağını düşünebiliriz. 

Dünya çocukları ibretlik “zalim sultan ve harami kadıları” hikayelerini artık bin bir gece masallarından değil, oldukça ibretlik Türkiye gerçekleri üzerinden dinleyecekler!

Bir varmış, bir yokmuş. Önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, sonra Yargıtay üyesi olan İrfan Fidan, Anayasa Mahkemesi Üyesi olunca hukuk tavan yapacakmış!

HALİS TUNÇ

https://twitter.com/HalisTuncMarine

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *