“Herkesin bir fikri var ama algı kadar bilgi yok elimizde!” Can Dündar.

HALİS TUNÇ

Herkesin bir fikri var ama algı kadar bilgi yok elimizde!Can Dündar

Can Dündar ve kendisiyle ortak çalıştığı anlaşılan Erk Acarer, iki önemli gazeteci. Can Dündar, Erdoğan’ın muhaliflerini bastırmak için sert adımlar atmaya başladığı en önemli dönüm noktalarından biri olan “MIT Tırları” ve Erdoğan’a karşı ikinci darbe olarak lanse edilen olayın mağdurlarından. Yani hükümete göre bir darbeci. Erdoğan’ın zirve yaptığı ve artık hak, hukuku rafa kaldırdığı dönemde; devlet düşmanı, zaman zaman Fetö ve teröristlikle suçlanan Dündar, yurtdışı yasağı getirilerek mağdur edilen ve Dündar’a kavuşmak için yasadışı yollardan yurtdışına çıkan Dilek hanımın eşi, bir muhalif ve sürgündeki gazeteci.

Girişten anlaşılacağı üzere konumuz, Can Dündar ve Erk Acarer’in 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimine kadar gelinen süreci, darbe gününü ve sonrasını ele aldıklarını iddia ettikleri belgesel. Belgeselin ismi “Köprü” ve Almanya’nın en önemli televizyon kanallarından ZDF için hazırlanmış. 

Belgeselin konukları, köprüde katledilen Er Burak Dinler’in ablası Fadime Yeltepe, diğeri Erdoğan’ın çağrısı üzerine köprüye çıkan, sıradan vatandaş Eyüp. Bu nokta önemli. Fadime hanım acıyı, Eyüp bey halkın sokağa çıkışını temsil edebilir. Stratejik, olayların sebep-sonuç ilişkisine katkıları olamaz. Alman halkının daha iyi anlayabilmesi için iki konuğu daha var Dündar’ın. O dönemin Türkiye’deki Almanya Büyükelçisi ve Der Spiegel Dergisi Türkiye temsilcisi. Halbuki ZDF Avusturya ve İsviçre’de de yayın yapıyor. Olaylar sırasında Türkiye’de olan ve Perinçek, Ahmet Şık gibi her kesimi de dahil ederek örnek bir belgesele imza atan Norveçli belgesel yapımcısı Jörgen Lorentzen de konuk olabilirmiş mesela. Ama Dündar’a göre Jörgen de dahil herkes taraflı belgesel hazırlamış!

Ama kendisi eski Alman Büyükelçi ve Alman gazeteciyi tercih etmiş. Alman Büyükelçisi Türkiye’deki gelişmeleri takip eden biri olarak, stratejik seviyede gelişmeleri okuyabilir ve olaylara ışık tutabilir. Büyükelçi belgeselde bunu yapmıyor, zaten yapması da beklenemez. O devleti temsil ediyor. Sadece o gün sıradan vatandaşın yaşadığı tecrübeleri kendi duygularıyla aktarıyor. Alman gazeteci, adı üzerinde gazeteci, olayların dışında ve olayları anlamlandırmak için, şahitleri üzerinden gerçekleri yorumlaması gereken biri ve diğer bir gazeteci olan belgeselin yapımcısı, herkesten fazla süreci bizzat tecrübe etmiş Dündar’dan daha fazla bilgiye sahip olmadığı muhakkak. Bu iki alman figürün Dündar’ın ifade ettiği gibi Alman halkının darbeyi anlamasını kolaylaştırma gibi bir görev üslendiğini söyleyemeyiz. Bence yılların tecrübesine sahip bir gazeteci için içler acısı bir durum. Bu işten kazancının niteliği, algıları iyi şekilde yönlendirmiş olma ihtimali bu gerçeği değiştirmiyor. 

Can Dündar belgesel fragmanında, o gece askerin ateşiyle yakınlarını kaybedenlerin ailelerinden bazılarına götürdükleri görüşme isteklerinin kabul edilmediğini belirtiyor. Seçmece bir konuk arayışı olduğu aşikar. Onlarla görüşmelerinin, bütün taşları yerine oturttuklarını iddia ettiği belgeseline ilave katkısı olmazdı zaten. Ölenlerse konuşamaz, keşke öyle bir imkan olsaydı. Can Dündar ölüler yerine canlı tanıklara neden başvurmadı? Bulabileceği tanıkları ben söyleyeyim:

– Yurtdışında görev yapan, sonra çağrı üzerine Türkiye’ye giden, uzun süre görev yapan, sonra tutuklanıp belli süre hapis yattıktan sonra, eşi Dilek hanım gibi yasadışı yollardan yurtdışına çıkan, kendisi gibi sürgündeki askerler,

– Yurtdışında görevdeyken darbe ile ilgili Genelkurmay’dan mesaj alan askerler,

– Darbeye karşı geldiğini düşünüp yönetimle birlikte hareket eden askerler,

– Darbe günü bizzat olayların içine çekilen askerler,

– İhraçları bizzat yapan ve sonrasında ihraç edilen askerler,

– Askerlerden önce ihraç edilip tutuklanan 4500 hakim ve savcı.

– Davalarda darbe ile suçlanan askerleri savundukları için tutukluk geçiren ve bu askerlerin dosyalarına, dava süreçlerine tam hakim avukatlar,

– Olayları bizzat yaşayan askeri öğrenciler.

– Araçları yakılarak öldürülmek istenen, şuan ağırlaştırılmış ömür boyu hapis verilerek idamlarına karar verilen, belgeselin de tam konusu olan köprüdeki öğrenciler ve bir korgeneralin bulunduğu ortamda boğazları kesilerek katledilen çocukların aileleri.

– Darbe ile ilgili detayları irdelediği binlerce saat program yapan Ahmet Nesin,

– Daha bir çok kişiyi sıralayabilirsiniz. Bunların tamamına ait örnek katılımcılara yurtdışında da ulaşılma imkanı var. Ama olmuyor. Can Dündar nedense ölüleri, hem de olayların anlaşılmasına katkı sunma imkanı olmayan cinsten örnekleri tercih ediyor.

Can Dündar, belgesele gelen eleştirilere yönelik “firari fetöcüler Can Dündar’ı hedefe koydu” paylaşımları, haberleri retweet ediyor. Bütün tutuklu, kendisi gibi yurtdışında olan askerleri darbeci, cemaatçi olarak gösterdiğinde, kendisine tepki gelmeyeceğini düşünmüş olabilir mi? Eğer öyle düşünüyorsa, Erdoğan’dan farksız demektir. Çünkü Erdoğan da istediğini bir yere yerleştirip, ses çıkaranı, mesela Can Dündar gibi, hain, darbeci, terörist ilan ediyor.

Bu noktadan sonra belgeseldeki somut maddi hatalara değinmek istiyorum.

Cemaat-Erdoğan kavgasına girmeyeceğim. Zira onun muhatapları ayrı, çok kısa şunu belirteyim; Erdoğan ve Gülen’in birlikte yol aldığı ve yol ayrımına geldiklerinde aralarındaki mücadelenin başladığı konusu sonuna kadar doğru. Fakat, darbe öncesinden bahsederken, göz ardı edilemeyecek üçüncü aktöre belgeselde yer verilmemiş. Belgesel kısa, bu nedenle detayları aktaramamıştır denilemez. Zira Ergenekon, Balyoz süreci ve bu davalarda yargılananların serbest kalması, fişleme ve darbe günü oynadığı rol detay değil, esas etken olarak belgeselde yer almalıydı. Bunun olmaması, bir amaca işaret ediyor. Belgeselde darbeyi ilgilendiren bölümlerde yapılmış maddi ve mantık hataları, konuyu az buçuk bilen birinin bile gözünden kaçmayacak boyutta. Muhakkak ki gerçekler var. Ama yılların araştırmacı gazetecisi için belgesel hayal bile edilemeyecek seviyede kalakalmış. Çok titiz bir araştırma ekibiyle tam bir yıl süresince, konuya dair yazılmış tüm kitapları, tanıklıkları, raporları, iddianameleri, belgeselleri, videoları, savunmaları okuyup inceleyerek yaptıklarını söylediği belgeselin amacının ne olduğunu bu yazımın sonunda söyleyeceğim.

Dündar, darbeciler açısından yurtdışına mesaj vermek açısından köprünün stratejik bir öneminin olduğuna vurgu yapıyor. Halbuki twitter paylaşımlarımda yer verdiğim WhatsApp gönderilerinde de görüleceği üzere, o gece Genelkurmay’dan dünyanın bütün ülkelerinde bulunan ben dahil bütün ataşelere “Darbe yapıldığı ve ilgililere bu mesajı iletin” emri gönderildi. Yani bu mesajı verme görevi ben ve diğer Ataşelere verilmişti. Ama Dündar’ın Gülenci olarak tanımladığı bu subaylardan hiçbiri, Gülen’in Erdoğan ile olduğunu söylediği ölüm kalım savaşında yoktu. Halbuki belgesindeki videoda müritlerinin kendinden geçtiği görülüyor. TSK’nın General-Amiral rütbesinden sonraki en kıdemli kurmay subaylardı bunlar. 

Gülen yurtlar kurup askeri okullara öğrenci soktuğunu, bu okullarda yetişenlerin komutan olduğunu söylüyor. Gülen Cemaati için kurdukları yurtlar ve dershanelerin hayati önemde olduğu zaten herkesin malumu. Fakat bizzat ben bu okullara giden veya herhangi bir cemaate mensubiyeti olan öğrencileri mülakatlarda eledim. TSK’da cemaat okullarına giden öğrenci sayısı ihmal edilecek derecede azdır. Cemaat mensupları özellikle cemaat dershanelini tercih etmez. Haklarında daha detaylı araştırma gereklidir. Bu nedenle de okul öncesi MİT ve Emniyetten haklarında araştırma istenir.

Gülen ve Erdoğan’ın son kozlarının paylaşıldığı meydan savaşının yeri köprü olarak nitelenmiş. Tabi ki bundan mecazi anlamda darbe kastedilmiş. Yoksa o gün köprüde bulunan 15-17 yaşlarındaki 41 Kuleli Askeri Lise öğrencileri ve erleri kastedecek hali yok. Bu belgeselde ölüm kalım savaşı verildiğinden bahsediyorsanız, darbeye iştirakten yargılanan subay-astsubay-er sayılarını vermeniz icap eder. 

Dündar’ın Gülen darbesi olarak lanse ettiği vakaya, Gülencilerin çağrılması beklenir. Daha önce paylaştığım kendi sınıfımın WhatsApp Grubundan yapılan “Bizi mesaiye çağırdılar” şeklindeki gönderiler, herkesin o gün karargaha çağrıldığını net şekilde gösteriyor. Bu WhatsApp grubunun Gülenci subaylara ait olduğunu düşünmüş olabilirsiniz. O merakınızı da gidereyim. Bu grupta istifa etmiş, teğmenken, hatta öğrenciyken ayrılmış, 15 Temmuz sonrası terfi almış olanlar da dahil herkes var. Mesajı paylaşan sınıf arkadaşım da terfi aldı, kendi ve subay olan eşi de görevde.

15 Temmuz’un ilerleyen günlerinde darbeye 8 bin 651 kişinin katıldığı Genelkurmay tarafından açıklandı. Bu sayının çoğunluğunu askeri öğrenci ve erler oluşturuyor. 8 bin içerisinde gösterilen rütbelilerin büyük çoğunluğu tutuksuz ve darbeye iştirakten beraat etmiş durumda. En son açık kaynaklara yansıyan bilgilere göre toplam 4130 kişi darbeye iştirakten ceza almış. Bu rakamlara erler ve öğrenciler de dahil. Katılanların hiyerarşik ilişkisine bakarsanız, subay sayısı 500 ila 1000 arasında değişir. Mesela köprüde yakılmak istenip, bazılarının boğazı kesilen 279 Harp Okulu öğrencisinin başındaki subay sayısı üç. Buna göre hesap edin. 

Şimdi tekrar Dündar’ın kullandığı ifadeye gelelim “Erdoğan ve Gülen’in ölüm kalım karşılaşması”. Bakın sadece  2100 kurmay subayın % 80’ı ihraç edilmiş. Bu rakamlar üst rütbelerde % 95’e ulaşıyor. 

Toplam 25 bin subay/astsubay, 5500 Jandarma ve Sahil Güvenlik personeli, 5000 Sözleşmeli subay astsubay ve 16.500 askeri öğrenci olmak üzere toplam 52 bin asker tutuklandı/ihraç edildi. Nedim Şener bu sayının 75 bin olacağını söylüyor. Her gün tutuklanan yüzü aşkın rütbeli ile Nedim Şener’in verdiği rakamlar yakalanacak görünüyor. Buna ilave olarak, 31 bin polis, yani kolluk gücü mensubu tutuklandı/ihraç edildi. Şuan için toplam 83 bin sadece silahlı güçten bahsediyoruz. Bu rakamlardan isterseniz, hastaneye sevk edilmediği için veya hastanenin sağlık durumu nedeniyle tutuksuz yargılanması gerektiği raporuna rağmen, gerekli tedavileri engellenerek cezaevinde hayatlarını kaybeden asker ve polisleri çıkarabilirsiniz. 

Kaldı ki, birliklerin tamamının general ve kurmay subayların kontrolünde olduğunu düşünürseniz, 25 bin rütbeli askerin doğrudan emirlerindeki 300 bine yakın erin de darbeye iştiraki sağlanabilirdi. Hadi 83 bin diyelim. 83 bin TSK ve emniyet mensubu olduğunu var saydığınız bir cemaat 4 bin kişiyle ölüm kalım savaşına girmesinin izahı yoktur. Bu noktada darbe kapsamında havada uçan ve bu uçakları indiren uçak pilotlarını; koruma müdürlüğünü yaptığı İkinci Başkan Orgeneral Yaşar Güler’i korurken ve dahi darbeye direnirken silahla yaralanan koruma müdürü Yüzbaşı Burak Akın’ın, darbeden çok sonra Gülenci olduğuna dair kendi itirafını ve benzer yüzlerce örneği geçiyorum. Bu neyi gösteriyor, TSK’da Cemaatçiler var. Bugün yok mu? Bugün TSK’da cemaatçilerin oranları orantısız artmış şekilde mevcut. Ama o gün Cemaatçi olduğunu söyleyen bir yüzbaşı, hem de ana figür II.Başkan’ın koruma müdürü, darbeye karşı tavır sergiliyor. Bu cemaatin darbeye karşı tavır aldığı anlamına da gelmez. Aksine, cemaatçi olarak fişlenen General-Amirallerin bazıları ve üst rütbedeki az sayıdaki subayın, darbe olacağına inandırılarak, buna balıklama atlamalarının sağlanmış olma ihtimalini oldukça güçlü kılar. Bu şekilde terörize edilen bir grup üzerinden, istemedikleri herkes, Can Dündar’a yapıldığı şekilde terörist olarak damgalanarak, devlet kurumları ve sivil kurumlar şekillendirilmiş olur.

Peki Erdoğan’a karşı Gülen darbesinden bahsedilirken, darbeyi, dolayısıyla da belgeselin ana konusu köprüdeki gelişmeleri de yönettiğini düşünebileceğimiz darbenin bir numaralı ismi olarak lanse edilen, en yüksek rütbeli subay Orgeneral Akın Öztürk’e belgeselde neden yer verilmedi? Halbuki Dündar’a göre Gülen’in en yüksek rütbeli askeri Akın Öztürk. Belki de öyledir. Genelkurmay Başkanlığı biliyorsunuz resmi internet sitesinde bir bildiri yayınladı. Bildirinin özeti şu, “Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal, Orgeneral Akın Öztürk’ü olaylara müdahale etmesi için Akıncı Üssü’ne göndermiştir.” Peki bu ne anlama geliyor. Akın Öztürk darbeye kendi arzu ve isteğiyle katılmamış. Kendisini tanımam, olabilecek iki ihtimalin ne anlama geldiğini birlikte düşünelim.

– Akın Öztürk cemaatçi bir Orgeneral, darbeyi idare edecek isim. Ama darbeye iştirak etmiyor. Emirle darbe üssüne gönderiliyor. Bu ne demek? Gülenci Orgeneral darbeden habersiz ve birileri kendisini darbe üssüne göndererek, olaya Gülen darbesi süsü vermek istiyor. Bu olayın anlamı bu.

– İkinci ihtimal ise Akın Öztürk cemaatçi değil, darbeyi idare edecek bir isme ihtiyaç var. Bu nedenle Akıncı Üssüne gönderiliyor ve Gülenci damgası vurularak amaç gerçekleştiriliyor. Aslında bu daha yüksek bir ihtimal, çünkü darbe günü Gülenci ayırımı olamayacak şekilde bütün rütbeli personel birliğe gelme çağrısı yapılıyor. Belgeselde darbenin komutanı denilen Orgeneral yok, ölüm kalım savaşı ama birliklerin başındaki komutan yok. Olmayacak bir iş.

“Bir binbaşı 13.24’te MİT binasına girdi ve ordunun darbeye kalkışacağı bilgisini verdi.” diyor Dündar. Bu üstü örtülmüş bir ifade. Çünkü binbaşı “MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın alınacağını söylüyor.” Hedef olan Hakan Fidan ismi, bu noktada belirsizleşiyor. Çünkü bu bilginin paylaşılması durumunda, belgeseldeki kurgunun devamında gelen bilgilerle, dinleyicilerin kafası karışacaktı. Birazdan ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Belgeseldeki “İhbarcı Binbaşıdan TSK’nın darbe yapacağı haberini alan Hakan Fidan DERHAL Genelkurmay Başkanı ile buluştu.” söyleminde Fidan’ın Genelkurmay Karargahına giriş saati yok. Bu da hikayede, Fidan 13.24’te haberi alır almaz 20 dakika mesafedeki Genelkurmay’a 14.00 gibi gitti algısına sebep oluyor. İfade tutanaklarına yansıyan bilgilere baktığımızda, mesela MİT Müsteşarının Komisyona gönderdiği rapora göre, Binbaşının ihbar saati 13.24 değil, 14.20. Bir binbaşı tarafından yapılan bu kadar kritik öneme haiz ihbara rağmen, MİT’te güvenlik prosedürleri gereği 1 saat 10 dakika bekletildikten sonra Binbaşı 15.30’da dinleniyor. MİT Müsteşarı 16.20’de Genelkurmay İkinci Başkanını arayarak ihbarı bildiriyor. Binbaşının MİT’e gelişinin üzerinden 2 saat geçiyor. Bu arada ifadelere yansıyan ilginç bir nokta daha var. Albay Mutlu Serkan Vurdem’de o gün Genelkurmay II.Başkanı ile toplantıda ve MİT Müsteşarından gelen ihbarı, üzerinde “Darbe…” yazan bir pusulayla şuanda tutuklu olan emir subayının getirdiğini söylüyor. Yani Can Dündar’ın söylediğinin aksine, darbecilerin darbenin ifşa olduğunu 14.20’de öğrenip harekete geçmesi gerekiyor. Ama bu olmuyor, aksine Fidan önce karargaha yardımcısını saat 17.32’de gönderiyor. MIT Müsteşar yardımcısını da o gün karargahta bulunan, darbeyle suçlanan subaylar karşılıyor ve uğurluyor. Ama darbeciler, darbenin ifşa olduğundan hala habersizler.

Derhal Hulusi Akar’ın yanına gittiği söylenen Fidan 18.10’da Genelkurmay’a gidip Hulusi Akar ile görüşüyor. 14.20’de MİT’e ihbarın yapılmasının üzerinden tam 4 saat geçtikten sonra. Buna derhal denmez. Ama daha ilginç tarafı ihbar “MIT Müsteşarının alınacağı” yönünde olmasına rağmen Fidan’ın Genelkurmay Başkanlığına gidebilmesi.

Bence belgeselin en can alıcı noktalarından biri de «MİT Müsteşarı Fidan 20.20’de Genelkurmay’dan ayrıldı. İddialara göre İstihbarat Şefini (Fidan’ı) uğurlayan subay darbecilerdendi, hazırlığın deşifre olduğunu bildirdi. Acele edilmeliydi. Gece 3 için planlanan harekat 5.5 saat öne alındı. Şimdi önlerinde sadece 1 saat vardı. Bu bütün planların değişmesi demekti.» bilgisi.

Dündar belgeselinde iç ve dış kamuoyuna darbenin dönüm noktası olarak, “iddialara göre” diyerek Fidan’ı yolcu eden Ütğm Kübra Yavuz’u gösteriyor. “İstihbarat Şefini (Fidan’ı) uğurlayan subay darbecilerdendi, hazırlığın deşifre olduğunu bildirdi…..” diyor. Halbuki Yavuz, 16.11.2019 tarihinde örgüt üyeliği dahil tüm suçlardan beraat etmiş ve 14.10.2020 tarihinde ise beraatı istinafta onanmış bir subay. Bu noktada belgesel ile ilgili iki husus öne çıkıyor. Belgeselin ahengi kaçıyor ve tüm kurgu altüst oluyor. İkincisi ise alt ve üst mahkemelerde dahi tüm suçlardan beraat etmiş Kübra Yavuz’un darbeci ve darbecileri harekete geçiren subay olarak gösterilmesi, Yavuz’u tehlikeye atıyor ve ayrıca Dündar’ın sıklıkla belirttiği Türkiye’deki hukuksuzluk ortamında hedef haline getiriyor.

Tekrar Fidan’a gelelim, Genelkurmay’a geliş saati 18.10. Kendisi yine darbeci diye suçlanan subay karşılıyor ama belgeselde sanki gökten zembille karargaha inmiş ve Hulusi’nin odasından aniden çıkıvermiş Fidan’ı, bir subay uğurlamış gibi bir hava yaratılıyor. Fidan’ın ayrılış saati 20.22. Karargahta tam 2 saat 12 dakika kalmış. Binbaşının ihbarına göre Fidan’ı hedef alan darbeciler kendisi hazır karargahtayken bu süre zarfında bir şey yapmazken, Fidan ayrıldıktan sonra, Can Dündar’a göre 1 saat içinde ülke çapında kontrolü ele geçirmeği planlamışlar.

Tabi Dündar, 15 Temmuz’da karargahta Hulusi Akar ile görüşen AKP’li siyasileri, Balyozcu subayları önemsiz görerek paylaşmamış. Özel Kuvvetler Komutanlığında 15 Temmuz’a planlı mezuniyet töreni var. Ancak iki gün öncesinde yapılan ani değişiklikle 14 Temmuz’a alınıyor. Normalde katılmaları planlı olmayan MIT Müsteşarı Hakan Fidan-Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ani kararla katıldıkları tören sonrasında tarihte eşi olmayan gece yarısına kadar 6 saatlik görüşme yapmaları biraz önemli olabilir diyorsunuz. Ama o da belgeselde yok. Muhtemelen bu araştırmacılık üzerine dayalı belgeselin gereğidir.

“Darbeciler stratejik öne sahip köprünün kontrolünü Kuleli Askeri Lise öğrencilerine vermişti.”  Stratejik mevki ama plansız, ne için gittiğini bilmeyen 41 öğrenci ve erlerle kontrol altına alınmasının mantığının sorgulanmaması çok entresan. 30 yılda hiç aksatılmadan yürütülen 90 polisten oluşan Boğaz Köprüsü nöbetinin, 14 Temmuz’da iptal edilmesi de belgesel için pek bir şey ifade etmemiş anlaşılan. Köprülerde meydana gelen intihar vakalarını önlemek için 2015 yılında oluşturulan 60-80 kadar 24 saat esasına göre vardiyalı çalışan, psikoloji, kriz iletişimi, ikna, beden dili ve öfke kontrolü eğitimi almış “müzakere timi” bünyesindeki 24 polis memurunun da o gün köprüde olmaması şüpheli bir durum değilmiş anlaşılan.

Erdoğan’ın darbe istihbaratını eniştesinden öğrenmesini ilginç bulduğunu da ekliyor. Fakat burada daha ilginç olan gelişmeler gözünden kaçabiliyor. Mesela, henüz saat 19.26’da Genelkurmay’dayken MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Marmaris’te bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı aradığını, kendisine ulaşamayınca koruma müdürüyle görüştüğünü, koruma müdürünün bu ihbarı Erdoğan’a iletmiş olacağını önemsemiyor.

Erdoğan’ın benim tespit edebildiğim kadarıyla belirttiği 3 ayrı zamandan,

-16.00: Binbaşının darbeyi ihbar ettiği 14.20 sonrasında Fidan’ın 16.20’de Genelkurmay Başkanı’nı aradığı saate,

-20.00: Fidan’ın Genelkurmay karargahında Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile görüşme yaptığı ve Fidan’ın Erdoğan’ın koruma müdürünü aradığı saate,

-21.30: Fidan’ın salaları verdiren Diyanet İşleri Başkanı ile MİT karargahında olduğu, darbenin başladığı saate denk gelmesi de, Can Dündar’da bütün darbe sürecinin Erdoğan-Fidan-Akar tarafından kontrollü yürütülmüş olabileceği şüphesi oluşturmamış anlaşılan.

Erdoğan’ın 18 yıllık iktidarı süresince hiç olmadığı şekilde darbeden 7 gün önce kaybolması ve herkesin onu aradığı gerçeği dinleyicilerin dikkatinden kaçırılarak, Erdoğan masum tatil yapıyormuş gibi gösterilirken; yaverlerinden dahi gizli gizli bu tatil sırasında 60 yıldır var olan Suçluların İadesine İlişkin Avrupa Sözleşmesinin ek protokollerini 11 Temmuz’da ya da 2010’da darbeye zemin hazırladığı gerekçesiyle kaldırdığı EMASYA’yı KOKTOD adıyla 14 Temmuz’da terör gerekçesiyle tekrar yürürlüğe sokulmasının pek de önemi yokmuş anlaşılan.

Tasfiyelerin mimarı Cihat Yaycı’nın Erdoğan ile aynı tarihte 08 Temmuz’da izne çıkıp, aynı otelde ortaya çıkması ve darbe günü birlikte otelden ayrılmalarının da pek bir önemi yok anlaşılan.

“Köprüde polisten aldığı telsizle, polislerin her konuşmasını dinlemeyi başardılar” ifadesi çok ama çok trajik bir tespit. Erdoğan ile ölüm kalım mücadelesine girdiğini söylediği cemaatin, Dündar’a göre, en yüksek rütbedekiler dahil 31 bin emniyet mensubu ihraç ediliyor ama bir tane ne polis sokakta ne de darbecilerce bir tane polis tesisi önceden temin edilebilmiş. Tesadüfen gelen korumalar da olmasa telsiz yok, iletişimleri olmayacak.

“Ordunun üst komutanları bir düğünde….” olduğunu belirterek, o güne planlı şüpheli 4 düğün gözlerden kaçırılıyor. Aynı anda 4 rütbeli komutanın düğün planlaması imkansız.

Köprüde bizzat rol alan, o gün davet edilmediğini iddia ederek düğüne katılmayan nadir isimlerden Can Dündar’ın da soyaddaşı Ümit Dündar’ın, ölüm kalım savaşı verilen köprüde İstanbul Valisi Vasip Şahin, İl Emniyet Müdürü Çalışkan, Tümgeneral Türkgenci ile oluşturduğu kriz masasından müdahaleyi yöneten, buradan Marmaris’te bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayarak güvenliğini sağlama sözü verilmesi de belgeselde işlenmemiş. Hulusi’nin katılımı planlı olduğu düğüne katılımını 15 Temmuz’dan bir gün önce iptal etmesi de dikkatini çekmemiş, belgesel hazırlayıcısının.

Orgeneral Ümit Dündar’ın kriz masasında görevli 15 Temmuz sonrasında terfi ettirilen Korgeneral Yavuz Türkgenci gibi üst rütbeli bir subayın askeri öğrencilerin bulunduğu köprüdeki otobüslerin yanına giderek olaylara müdahil olmasına rağmen, 15 Temmuz’da geçici Genelkurmay Başkanı olarak atanan Orgeneral ile birlikte mahkemede öğrencilerle ilgili ve köprüde yaşananlar konusunda tanık ifadesi vermekten kaçınması da dikkate değer değil anlaşılan.

Tabi Can Dündar’ın DERHAL, HEMEN gibi kesin ifadelerle anlattığı hikayelere konu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mahkemelerde tanık ifadesi vermekten kaçınmaları da çok dikkate değer görülmemiş, onların medyadaki söylemlerine itimat edip, belgeselinin kurgusunu şekillendirmek için yeterli görmüş.

“Durum hükümetin aleyhine gelişiyordu…Erdoğan için kıskaç daralıyordu.” Darbe sırasında durumun hükümetin aleyhine geliştiği tek bir an bile olmamıştı. 4 uçağın hazır bekletilmesi, Erdoğan’ı almaya gelen timin suikast için gitmediklerini ve onlardan çok önce Marmaris’e giden helikopterlerin polislerle çatışmaya girdiğini Müyesser Yıldız anlatıyor mesela. Kurgu için bir şeylere ihtiyaç olmuş olabilir tabi, ama uluslararası bir belgesel hazırlıyorsunuz, bari darbe ile yatıp kalkan, tutukluluk yaşayan Müyesser Yıldız’ı programa çıkarsaydınız. 

“Erdoğan Diyanet İşleri Başkanını da aradı, talimatlarını verdi, camileri açın, salalar okutun, halkı sokağa çıkmaları için çağrı yapın dedi.” denmiş, ama bundan “Ben camilerden sala okunması talimatını verdim” diyen Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in haberi yok anlaşılan.  

Belgesel Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan-?- Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar-MİT Müsteşarı Hakan Fidan- üçgeninde işlenmiş. Dikkat ederseniz Erdoğan ve Akar arasında soru işaretiyle belirttiğim yere bir isim gelmesi gerekiyor. Akar’ın da amiri olan dönemin Başbakanı Binali Yıldırım. Belli ki olaylardan habersiz ama 23.01’de ilk basın açıklamasını o yapıyor. Aslında o saatlerden önce Cumhurbaşkanının 22.30’da Marmaris’te yerel medyaya verdiği basın açıklamasının yayınlanmaması da gizemini muhalif medyaya göre koruyor. Ama o Can Dündar değil sanırım.

En azından Binali Yıldırım’ın Ilgaz’da  darbecilerce hedef gözetilmeksizin ateş altına alınmasına belgeselde yer verseydiniz. Bir Başbakan’ın öldürülmek istenmesi de mi önemli değildi! Aslında Can Dündar’ın belgeselde kahraman ilan ederek hak verdiği Erdoğan-Hulusi-Fidan’ın, en haklı oldukları ülkenin kaderiyle ilgili bir konuda, mahkemelerde suçlulara hadlerini bildirememişlerdir. Uzaktan gönderdikleri yazılar mahkemelerce yeterli görülmüştür. Medyadaki algı içerikli ifadeleri de Can Dündar tarafından belgeseli için yeterli görülmüş, ancak Erdoğan’dan daha büyük ölüm tehlikesi geçiren koskoca Başbakan Binali Yıldırım’ın hikayesine Can bey belgeselinde yer vermemiş.

Belgesel konuğu Eyüp, “Sakallı kişiler ellerindeki silahlarla askerlere ateş ettiklerini gördüm.” diyor. Bunun yanında çok sayıda mevcut keskin nişancı tanıkları ve bunlarla ilgili görüntüler köprüdeki askerlere ve halka ateş ederek olayları kızıştırmaya, her iki tarafı da provoke etmeye yönelik art niyetler olduğunu akla getirmez mi? Ya da çok önceden kim, köprünün neresinde, nasıl ve ne yapacakları belirlenmiş kişilerin varlığı, sizlerde ne tür bir şüphe uyandırır? Bunun bir organize ve planlı hareket olabileceğini aklınıza getirmez mi? 

En azından olay yerindeki Özel Suriye Ordusu elemanlarına ait görüntülerle, Özel Suriye Ordusu Komutanının 22.00’a kadar MİT Karargahında Hakan Fidan ile birlikte olduğu bilgisi birleştirilerek, köprüdeki olayların gelişimi konusunda bir şüpheye düşülmez mi? Ya da belgeselde de vurgulanan SADAT bünyesindeki eski askerler ve bu askerlerin SADAT kapsamında suikast eğitimleri verdikleri gerçeği bu şüpheyi güçlendirmez mi?

Belgeselde Perinçek ve Balyoz yargılamalarına hiç yer verilmemiş. Esasında darbenin vazgeçilmezi olması gerekirken şey gözlerden kaçırılmış. Aynı zamanda darbenin kahramanları olarak gösterilen Ergenekon ve Balyoz hükümlülerinin Dündar’ın belgeselinde de vurgulanan fişleme listelerinin sahibi oldukları herkes tarafından, yazıldı, belgeleri yayınlandı, listeleri yapanlar mahkemelerde tanıklık yaparak bunu doğruladı. Belgeselde bu konuya hiç değinilmezken, ayyuka çıkmış Ergenekon-Balyoz mensuplarınca yapılan fişlemelerin Erdoğan’a mal edilmesi yoluna gidilmiş. Bu şekilde bu oluşumun üstü örtülürken, bütün suç Erdoğan’a yüklenerek bir de temize çıkarılmış. Bunları bir kenara koysan bile, 15 Temmuz’da silahlarıyla birliklere giden aynı oluşumun mensuplarının darbeyi durdurduğu bizzat Perinçek ve dahi kendilerince söylenirken ve ana akım ve muhalif medyada yazılırken, belgeselde yer verilmemesi dikkatlerden kaçmadı. SADAT ve AKP Örgüt Üyelerinin örgütlü davranışından belgeselde bahsederken; mahkemeler ilgilenmemiş olsa da, aktif görevde olan, olmayan, emeklisi, muvazzafı, generali, amirali, subayı, astsubayı da dahil Ergenekon-Balyoz gibi davalara konu kişilerin o akşam etkin şekilde kullandığı WhatsApp guruplarından yaptıkları yoğun yazışma ve bu yazışmalara göre 15 Temmuz’da gerçekleştirdikleri organize hareketleri, belki araştırmacı kimliğiyle Can Dündar’ın ilgisini çeker diye düşünürsünüz, değil mi? Hayır o da olmuyor.

Artık kesmek istiyorum, bir çok konuya vakıf olsam da yazmaktan gerçekten yoruldum. Çok ama çok  maddi, mantık hataları silsilesi mevcut. Bu yazıyı en başta belirttiğim konuya açıklık getirerek sonlandırayım. Dündar, darbenin ilk defa kronolojik sıraya dizildiğine vurgu yapmış. Söz konusu belgeselde yer verilen kronoloji ve anlatımlarla ufak tefek farklılıklar içiren kronolojiye, Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi, Anadolu Ajansı ve Sabah gazetesi sitelerinden de ulaşmak mümkün. Hem de Almancası bile var. 

Videolar: Mahkemelerde avukatlar çıldırıyor, çünkü mobesa kameraları görüntülerinin getirtilme talebi hakimlerce karşılanmıyor. Belgeselde yayınlanan video görüntüleri, hükümet kontrolünde propaganda amaçlı yayınlatılmış görüntülerden ibaret. Eğer Müyesser Yıldız’ı programınıza davet etmiş olsaydınız, o size video görüntülerinin mahkemelerden nasıl kaçırıldığını anlatabilirdi.

Ben bu videoyu izlediğimde, üç ana hedefinin olduğu kanısı edindim.

– Can Dündar, herkes Gülenci ve darbeci ama ben kesinlikle değilim, mesajı vermeye çalışmış.

– Bu şekilde, TSK’dan ve devlet kurumlarından yapılan bütün tasfiyeleri normal, haksızlığa uğramış olsalar dahi OHAL Komisyonu gibi işlerine geri dönememelerini mazur gösterme çabası sezdim.

– Ergenekon ve Balyoz grubunun yazıda belirttiğim etkinliklerini gizleyerek, hedef olarak sadece Erdoğan ve çevresini gösterme çabası gördüm.

Can Dündar’ın Türkiye’de olmasını beklediği bazı gelişmeler mi var?

HALİS TUNÇ

Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: