Yeni Dünyanın Kutsalı…

YAVUZ AKIN KOLDA

Geçen yazımızda sizlerle günümüz dünyasının sahip olduğu ve giderek kronikleşen bazı problemlerden ve sosyal yığınlara dönüştürülerek hareket kabiliyetini yitiren insanlıktan bahsetmiştik. Bugün ise bu problemlere çözüm adına, toplumsal faydayı hedef alan ne tür yaklaşımlar ortaya koyabiliriz ve neler yapabiliriz, bunu konuşacağız.

Günümüz dünyasında her toplumun sosyal hayatını düzenleyen,  geçmişten gelen yazılı ve yazılı olmayan kuralları ve değerleri vardır. Bu kurallar ve değerler yazılı şekliyle hukuki metinler ve yazılı olmayan şekliyle gelenekler olarak toplum hayatına yön verir, bireylerin davranışlarını ve ilişkilerini şekillendirir. Bunların içinde toplumdan topluma değişiklik göstermekle beraber her toplumda varolan bazı özel değerler vardır ki onlar  toplumun kutsalları, yani dokunulmazlarıdır. Bu kutsallar dinsel temalara sahip olabildiği gibi bazen tamamen geleneksel de olabilirler. Doğuya doğru ilerledikçe bu değerler ya da kutsallar hem nicelik olarak çoğalır hem de her biri farklı nitelikte görünmez zırhlara bürünür. Öyle ki bazıları ne sorgulanabilir, ne de yargılanabilir.

Her toplumda değişiklik gösteren bu değerler ya da kutsalların neler olduğu bu yazımızın konusu değil ancak  genel anlamda bunların her dönem birileri tarafından istismar edildiği açıktır. Özellikle eğitim seviyesi düşük ve sorgulamayan toplumlarda kutsallar kimi zaman günahlara çekilen bir perde kimi zaman suçların üzerine atılan kalın bir örtüdür. Örneğin günümüz Türkiyesinde vatan ve bayrak kutsalı arkasına sığınan siyasiler toplumu bununla adeta hipnoz etmekte, şehitler tepesi söylemi ile insan hayatını hiçe sayan bir aymazlıkla ölümden fayda devşirmeye devam etmektedirler. Halbuki Devlet yaşatmak ideali üzerine kurulur ve varlığını da bu idealin canlılığına borçludur. 

Batıdan doğuya dünyanın her coğrafyasında kutsal değerlerin var olduğu açıktır. Bu kutsallar arasında bir hiyerarşi oluşturmak ya da önem derecesine göre bir sıralama yapmak çok mümkün gözükmemektedir. Bu anlamda inançları, gelenekleri ve yaşam şekilleri farklı toplumlar arasında değer farklılıklarının olması pek tabidir. Ancak tüm dünyanın kabul edebileceği ve  tüm değerler üzerinde bir payeye sahip olabilecek ve tüm insanlığa hizmet edebilecek ortak bir değere ihtiyaç olduğu açıktır. Bu kapsamda her toplumun üzerinde mutabık olabileceği yeni dünyanın ortak değeri ya da kutsalı “Yaşam Hakkı” olmalıdır. 

Tüm toplumların var oluş sebebi bireyin yaşam hakkına dayandığından ne dinsel ne de geleneksel kural ve düzenlemeler bu en temel değer ile çelişmeyecektir. En temel bireysel hak olarak hukuk metinlerinde de yerini alan insan hayatı ya da yaşam hakkı tüm toplumların üzerinde uzlaşabileceği ortak bir mutabakata dönüştürülebilecektir. Bu sayede ayrımcılık yapmadan, ya da renk, ırk, coğrafya ve zaman gibi  hiçbir tasnife tabi tutulmadan tüm olaylara eşit yaklaşım mümkün olacaktır. İnsanlık Afrika sahrasında doğan bir çocuk ile Londrada doğan bir çocuğun yaşam mücadelesine eşit katkı sağlamak zorundadır. Hiçbir insan hayatı bir diğerinden daha az değerli değildir.

Yaşam hakkının tüm toplumlarca en temel değer olarak kabul edildiği bir dünyada bireyler ve toplumlar arası tüm kurallar da bu temel değer etrafında örgülenecek, bugün yaşadığımız pekçok problemin çözümü adına doğru adımlar atılabilecektir. Örneğin son yüzyılda giderek modernleşen ve zenginleşen batı toplumlarına nazaran doğunun ve Afrika kıtasının giderek fakirleşip ve köhneleşmesi bir tesadüf olmasa gerek.  İşgücü ve kaynakları acımasızca tüketilen bu toplumlar artık kendi topraklarında yaşayamaz hale geldiler ve dramatik bir göç dalgası tüm dünyayı sardı. Milyonlarca insan her yıl doğduğu topraklardan koparak yeni bir dünya peşine düştü, kimisi yollarda kaybolup gitti, kimisi ulaştığı yeni topraklarda ikinci sınıf yaşam koşullarını çaresizce kabul etti. 

Son istatistiklere göre bugün dünya nüfusunun %3’ü mülteci durumunda. Sadece yirmi milyon nüfuslu Suriye’den son on yılda ülkeyi terk eden insan sayısının sekiz milyon olduğunu düşünürsek problemin büyüklüğü daha net anlaşılacaktır.  Batının bugün en büyük problem olarak tanımladığı mülteci meselesi aslında kendi tarihi ve geçmişi ile yüzleşmesi, son yüz yıllık icraatlarının bakiyesidir. Giderek karmaşık hal alan bu problemin kaynağı dışında çözülmesi mümkün değildir. Çözüm, yaşam hakkı ilkesine sadakatle, problemli coğrafyaların sosyo-ekonomik ve siyasi istikrara kavuşturulması ve bunun kalıcı ve güvenli hale getirilmesidir. Aksi halde giderek artan ve yeni coğrafyalara sıçrayan bu insanlık dramını izlemeye devam ederiz.

Aslında dünyamız son yüzyılda iki dünya savaşı nedeniyle çok zor zamanlar yaşadı, milyonlarca insan hayatını yitirdi, milyonlarcası açlık ve sefaletle başbaşa kaldı. Bir iki nesil ya tamamen yok oldu ya da yokluğa terk edildi. Yaşanan bu acı dönem sonrası ülkeler bir araya gelerek yeni karar alma mekanizmaları oluşturdular ve caydırıcı tedbirler aldılar. Amaç yaşanacak yeni savaşları ya da kaosları engellemek ve insanlığa nefes aldırmaktı ancak iyi niyetlerle oluşturulan bu güvenlik kurulları zaman içinde maalesef egemen ülkelerin politik arenasına dönüştü. 

Siyasi mülahazalarla körleşen ya da sürekli geciktirilen karar alma mekanizmaları artık insanlığın dertlerine çare üretmekten çok uzak bir yapıya evrilmiş durumdadır. Birleşmiş Milletler ve onun karar organları toplumlar nazarında güvenilirliğini kaybetmiş, gücün güdümünde şeffaflıktan uzaklaşarak  pasifize olmuştur. Bu yapının geleceğin dünyasında yerinin olmadığı açıktır. En kısa zamanda yeni, güvenilir ve şeffaf kurumlara ve karar alma mekanizmalarına ihtiyaç vardır. Çünkü güçlülerin haklı olduğu bir dünyada değişmeyen tek gerçek zulüm olacak ve sadece adresler değişecektir. Bugün bana, yarın sana…

Bir sonraki yazımızda Yeni Güvenlik Politikaları nasıl olmalı sorusuna yanıt bulmaya çalışacağız.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: