Erdoğan Rejimi’nin Mültecilerle AB Raksı-I

HALİS TUNÇ

Mülteci sorunu, 2015 yılında Türkiye’den Avrupa ülkelerine geçiş yapan yaklaşık 1 milyon mülteci AB’nin gündemine oturmuştu. Sonrasında ise Mart 2016’da Türkiye-AB mülteci anlaşması imzalanarak, bu geçişlerin durdurulması sağlanabilmişti. Aradan tam 4 yıl sonra Mart 2020’de Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı bu tehdit yeniden hortlamış ve bir kez daha gündemi işgal etmiştir. 2009 yılından itibaren Deniz Kuvvetleri karargahında, 2013-2016 yılları arasında ise Yunanistan’da görev yaparken yakından ilgilendiğim bu sorunun geçmişi ve geleceğine ilişkin bazı tespitlerde bulunmak istiyorum.

Önce benimde tanık olduğum ilginç bir istatistikten bahsedeyim. AB’nin 2’nci dünya savaşından sonra yaşadığı en büyük mülteci krizinin gerçekleştiği 2015 yılına ait AB Sahil Güvenlik Kurumunun (FRONTEX) istatistiki verileri; Ege Denizi’nden Yunan adalarına geçiş miktarı olarak 873.179 sayısına işaret ederken, sadece ihmal edilebilir miktardaki 12.207 mültecinin ise kara sınırını kullandığını söylüyor.

Tabi bunun bazı önemli sebepleri var. Türkiye’nin Yunanistan ile kara sınırı yaklaşık 200 km iken Ege Denizi’nden sınır ise 2805 km’yi aşmaktadır. Çok sayıda Yunanistan adasının Türkiye’ye uzaklıklarının 2-6 km gibi çok yakın mesafede olmaları da kaçakçılar için bir avantaj sağlamaktadır. Kara sınırının tamamına yakını Askeri Yasak Bölge olması da bunun için önemli bir etkendir. Çoğunluğu Jandarma ve Askeri Birliklerin sorumluluğunda olan bu bölgede sıkı tedbirler alınarak geçişler minimum seviyeye indirilebilmektedir.

Biraz daha geriye gitmek istiyorum. Suriye’de iç savaşın patlak verdiği 2011 yılından itibaren Suriyeli mültecilerin Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçişlerinde artış yaşanmaya başlamıştı. 2011 yılından itibaren 2014 yılına kadar Jandarma, Sahil Güvenlik ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün koordineli olarak hem ülke içerisinde kaçakçılarla mücadelede, hem de sınır emniyet tedbirlerinin artırılmasıyla Avrupa’ya düzensiz göç akışı oldukça düşük seviyede tutulması başarılabilmişti.

17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarının ardından, Türkiye’deki Rejim tarafından binlerce üst seviye polis ya atıldı veya emekliye sevk edildi.

Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın çok anlam ifade eden şu sözünü hatırlayalım “34 bin 775 kişinin yerini değiştirmiş, almışız. Operasyonel birimlerden terörle mücadele kısmından almışız, kaçakçılık, organizeden almışız ve istihbarattan almışız, bir kısmını ihraç etmişiz, bir kısmını daha pasif görevlere vermişiz, bir kısmını zarar veremeyeceği yerlere tayin etmişiz ve buraları rehabilite etmişiz. Buraları yeniden personelle donatmışız. Biz 17-25 Aralık 2013’te o zaman aldığımız inisiyatifle 3 bin 785 kişiyi görevden almışız. Çok hızlı bir biçimde rehabilite ederek değiştirdik. O nedenledir ki 2016 yılında 15 Temmuz’da bu darbe girişimine emniyet, operasyonel birimleriyle karşı durabilmiştir.”

İşte tam bu döneme denk gelecek şekilde, Jandarma ve ilave birçok botunu Ege Denizi’ne kaydıran Sahil Güvenlik Komutanlığı tedbirlerini artırsa da; Emniyet’in 2014’ten itibaren AKP Rejim hükümeti lehine yeni yapılanması sonrasında ülke içerisindeki insan kaçakçılarına müdahale edilmemesi nedeniyle, 2014 yılında Avrupa’ya geçişler tırmanışa geçmiştir. Bu tarihlerde, Avrupa’ya mülteci göçünün daha fazla olmasını sağlayacak şekilde, Erdoğan Sahil Güvenlik ve Jandarma’yı İçişlerine bağlamak için büyük çaba harcasa da Genelkurmay’ın direnciyle bunu başaramamıştı.

Denizdeki SG bot komutanları ve toplantıya katıldığımız Jandarma, Sahil Güvenlik temsilcileri, Polisin kaçakçılara karşı gerekli tedbirleri almadığından yakınıyorlardı. 2015 yılına gelindiğinde, İzmir kemer altında, göçmenlere can yeleklerinin satışları, kaçakçıların Çin’den sipariş ettiği binlerce lastik botun ülkeye girişi sıradanlaşmış, kaçakçılar bir gün otelde konaklama ve Yunan adalarına geçiş fiyatlarını geçiş rahatlığına göre sınıflandırarak, oluşturdukları facebook sayfalarından geçiş saatlerini paylaşacak duruma gelmişlerdi. Emniyetin aldığı hiçbir önlem yoktu. Bu nedenle Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığının yapabildikleri sınırlı kalıyordu. Göçle mücadelede esas ülke içinde kaçakçıların caydırılmasıdır. Göçmenler sahile ulaştıktan sonra tedbirlerin etkisi doğal olarak azalıyordu. Sahilden aynı anda 20 botun seyre kalktığına çok defa şahit olmuşumdur. Türk ve Yunan Sahil Güvenlik botları müdahale etse dahi, bunların yarısından çok fazlası Yunan Karasularına geçmeyi başarıyordu.

Fakat 18 Mart 2016’da AB-Türkiye arasında € 3+3 milyar karşılığında yapılan anlaşma gereğince, Rejimin göç geçişine karşı özellikle ülke içerisindeki kaçakçılara yönelik operasyonları/tedbirleri artırmasıyla geçişler durdu. Fakat bu tedbirler zaten bütün enerjisini kullanan Sahil Güvenlik veya Jandarma da değil, Emniyet tarafından ülke içerisinde kaçakçılara yönelik alınan sıkı tedbirlerden kaynaklanıyordu. Bu nedenle, 2015 yılında Ege Denizi’nde ölümle sonuçlanan binlerce göçmen ölümünde Erdoğan rejiminin sorumluluğu izahtan varestedir.

İlginç bir de anımı anlatayım, 2016 yılında AB-Türkiye anlaşmasının ana hatları konusunda Yunanistan’daki Türk Büyükelçi Kerim Uras ile sohbetimiz sırasında “Göçle mücadelede AB’den alınan 3 milyar Avronun hiçbir şekilde çözüm olamayacağını; hatta AB kabul etmesi durumunda, AB’ye 3 milyarı Türkiye vermesi durumunda daha karlı çıkacağımızı; Suriye’de kalıcı barışın sağlanamaması durumunda, Türkiye’nin daha da sıkıntılı sürece gireceğini” ifade ettiğimde, o da yüksek sesli gülümseyerek “Bunun kararını tamamen hükümetin verdiğini” ifade etmişti.

Ben o dönem görevim gereği hukuk çerçevesinde yasadışı göçle mücadele ederken, hükümete darbe girişimi suçlamasıyla 2014 yılında Polis teşkilatında gerçekleştirilen operasyon sonrasında, bu mücadele zamanla, insani boyutlardan çıkarak, insan hakları görmemezlikten gelinerek mülteciler etkili bir silaha ve Avrupa’ya karşı bir şantaj aracına dönüştürüldü.

Biraz daha geçmişe gidelim. Erdoğan rejimi 2011 yılında başlayan Suriye krizi sonrasında, mültecilerin kontrolsüz ülkeye girişini sağlayacak şekilde açık sınır kapısı politikası uygulamıştı. Bu biraz da o dönem yürüttüğü Suriye politikasının başarıya ulaşacağına olan inancından kaynaklanıyordu. Erdoğan’ın Suriyeli mültecilerin Türkiye’ye kontrolsüz girmesine izin verme sebeplerinden bazıları;

  • Türkiye’ye doluşacak insanların dramı ve çaresizliğini kullanarak, Esad’ı dünyaya istediği gibi gösterme imkanını yaratmak,
  • Suriye’ye yapacağı müdahale için kullanabileceği gerekçeyi, Türkiye’nin durumdan doğrudan etkilendiği tezine dayandırabileceği ortamı oluşturmak,
  • Çok kısa süre sonra Suriye’de kurulacak yeni yönetimde söz sahibi olacakları için mağdur olan bu mültecilerin ülkeye dönmesi sonrasında, Suriye’de Erdoğan’ı destekleyecek kalabalık kitleye sahip olmaktı.

Bu nedenle de en kısa zamanda Şam Emevi Camisinde Cuma namazı kılmayı planlamışlardı. Tabi sonuç bekledikleri gibi olmadı. Suriye’de yapıcı rol oynanabilecekken, aksine ülkenin kan gölüne dönmesine ve 20 milyonluk nüfusun 14 milyona yakınının yerlerinden ve yurtlarından edilmesine, terör gruplarının ülkede mantar gibi türemesine neden olundu. Bunda  bizzat Erdoğan Rejiminin katkısı ve sorumluluğu büyüktür. Özellikle, Silahlı Tırlar vakasından da hatırlayacağınız gibi, terör örgütleriyle olan bağlantıları bunda etkili olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.

15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen ne idüğü belirsiz olaydan hemen sonra 27 Temmuz 2016’da Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı İçişleri Bakanlığına bağlanmıştır. KHK ile çıkarılan Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığının görev ve sorumluluklarını belirleyen kanunu şahsen 27 Temmuz 2016 tarihinde ilk defa görmemiştim. Bu kanunları kurum çalışması maksadıyla, görüş ve önerimin sorulduğu 2011 ve 2012 yıllarından tanıyorum. Bundan dolayı, 10 gün gibi çok kısa sürede bu kadar kapsamlı bir kanun hazırlanabilmişti. Bu diğer KHK ile yayınlanan kanunlar için de geçerlidir. Çünkü, ülke kurumlarını şekillendiren hazırlıklar çok önceden zaten yapılmıştı. 15 Temmuz Vaka-i Şer tüm bu hazırlıkların uygulanabilmesi için tetikleyici suni bir gerekçeden ibarettir. Askeri Liseleri kapatan ve Harp Okullarını Rejim kontrolüne bırakan KHK’lar da buna dahildir. Bu konuları müstakbel yazı ve programlara havale ederek mülteci konusuna tekrar dönüyorum

Mülteci geçişlerinin bugün yeniden AB’nin gündemini teşkil ettiğini görüyoruz. Suriye’de verilen en az 36 şehidimizin ardından Erdoğan ve Putin arasındaki yoğun diplomasi sonrasında; Erdoğan, Avrupa’ya mültecilerin geçişini sağlayacak şekilde açık sınır politikasını uygulamaya sokmuştur. Erdoğan rejimi bir devlet uygulaması olarak yasadışı göçü desteklemektedir. Yasadışı göçte, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, devletin yetkilerini kullanarak fiilen görev üstlendiğini görüyoruz. 28 Şubat 2020’den itibaren yaşananlardan bazı örnekler;

– İçişleri Bakanlığı tarafından bizzat organize edilen kaçakçıların, medyaya alenen suç eylemlerini devletten izinli olarak gerçekleştirdiklerini ifade ettiklerine,

– Emniyet Genel Müdürlüğü Polislerinin silah zoruyla olmak da dahil, yabancı mültecileri otobüslerle sınır geçiş noktalarına sevk ettikleri, burada zorla indirerek, Sahil Güvenliğe teslim ettikleri ve botlar vasıtasıyla mültecilerin Yunan adalarına sevk edildiklerine,

– Devlet yetkililerinin gece arayarak “Yunanistan’ın kapılarını açtığını ve mültecileri kabul ettiği” söylenerek, mültecileri sınıra göndermek için organize ettiklerine,

– İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğüne tahsisli servis araçlarının önlerinde asılı bu müdürlüğe ait yazılar sökülerek, mültecilerin organize şekilde bu otobüslerle sınırlara sevk edildiklerine,

– Jandarma’nın gözetimindeki Meriç Nehri’nde tarifeli sefer gibi, kaçakçıların gündüz vakti 10 dakikada bir bot kaldırarak mültecileri Yunan tarafına geçirdiklerine,

– İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun her gün Türkiye’den Yunanistan’a geçen mülteci rakamlarını paylaştığına,

– Mültecilerin, girilmesi yasak olan Askeri Yasak Bölgede bulunmalarına rejim tarafından göz yumulduğuna,

– Mültecilerin Türkiye’den kaçmalarını sağlamak için birçok şehirde, halkın göçmenlere karşı kışkırtıldığına şahit oluyoruz.

Halihazırda Türkiye’den Yunanistan’a mülteci geçişlerinde Erdoğan’ın en büyük sorumluluğa sahip olduğu, ayrıca İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından emrindeki Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı birimlerini kullanmak suretiyle, göçmeleri Yunanistan tarafına geçirdiği görülmektedir. Bu arada Rahip Brunson davasından hatırlayacağınız üzere, insan hakları ihlallerinin doğrudan sorumlusu olarak görülen Süleyman Soylu hakkında ABD’nin 01 Ağustos 2018 tarihinde aldığı yaptırım kararını da bu vesileyle hatırlatmak isterim.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: